Son kadehi de bitirdikten sonra hesabı ödeyip çıktım bardan. Taksiye binmek istemedim. Hava biraz soğuktu ama beni kendime getiriyordu. Titreye titreye yürümeye başladım. Etrafta sadece polisler, fahişeler ve benim gibi bardan çıkan insanlar vardı. Bir sigara yakmak için elimi cebime attım ve paketi çıkarttım. Tek dal kalmıştı. Sigarayı dudaklarımın arasına koydum ve paketi buruşturup attım. Sigarayı yakmak için durdum zaten hiçbir zaman yürürken sigara yakamazdım. Çakmağımı çaktım ama alev almadı sadece kıvılcımlar çıktı. Tekrar tekrar denedim. Olmadı. Çakmağı da fırlatıp attım. İşe yaramıyorsa üstümde taşımanın bir anlamı yoktu. Sigara içen biri var mı diye etrafıma bakındım. Bankta tek başına oturmuş sigara içen birini gördüm ve ona doğru ilerlemeye başladım. Yanına gittiğimde ateşini alıp alamayacağımı sordum. Cebinden oldukça eski bir zippo çıkarttı ve bana doğru uzattı. Sigaramı yakıp, teşekkür ettim ve ateşini geri verdim. Tam yoluma devam etmeye başlayacakken adımı sordu. Bu soruyu cevaplasam mı diye bir an düşündüm ve önemi olmadığına karar verip ona adımı söyledim. O da kendi adını söyleyip ayağa kalktı ve elini uzattı. Biraz garip geldi bu davranış bana. Sonuçta ne gereği vardı ki böyle bir hareketin. Elimi uzattım. Hiçbir şey söylemedi ve kalktığı yere oturdu. Bende yoluma devam etmeye başladım. Nerdeyse haftanın her günü geçtiğim yollardan geçtim ve nihayet oturduğum binanın önündeydim. Anahtarlarımı çıkartıp kapıyı açtım. Neyse ki asansör zemin kattaymış beklemek zorunda kalmadım. Asansöre bindim ve tuşa bastım. Hareket edince apartman kapısının açılıp kapandığını duydum. Herhalde benim gibi bir akşam güneşi daha vardı apartmanda. Kapımın önündeki ters duran paspası düzelttim. Evde olmadığım zamanlarda böyle yapardım. Böylece beni tanıyan insanlar evde olup olmadığımı anlardı. Ne de olsa tek başına yaşayan biriydim ve evdeyken başıma bir şey gelirse, arkadaşlarım kapıyı kırıp içeri girebilirdi. Kapıyı açtım ve içeri girmek için bir ayağımı içeri attığımda boynuma bir iğnenin battığını ve iğneden gelen sıvının vücuduma yayıldığını hissettim. Gözlerim kararmaya başladı ve sendeleyip düştüm. Yerden kalkmaya çalıştıysam da buna gücüm yetmedi. En son hatırladığım kapının yavaşça kapandığıydı...
30 Ekim 2011 Pazar
25 Ekim 2011 Salı
Aile Bağları
Aileler çocuklari için en iyisini düşünür. Söylenen budur. Bunu kabul etmemizi isterler. Böyle düşünmemizi isterler. Saçmalik. Onlarin tek istedikleri körelmiş hayalgüçlerinde yarattiklari insanımsılar. Mükemmel, kusursuz insanımsılar. Bizim için çoktan bir hayat planlamışlar. Kendilerinde olmayan, isteyip de olamadiklari ne varsa da içine koymuşlar. Şunu çok açik söyleyebilirim. Bir bebek mükemmeldir. Kusursuz olan bir şey varsa odur. Zeka küpü ebeveynlerinin emirleri ona ulaşmaz. Ne isterse onu yapar. Ta ki söylenenleri anlayana kadar. İşte o zaman o da kutsallığını kaybeder ve bir daha asla eskisi gibi olamaz. Bu yüzdendir ki her nesil kendi yarattiği tarafindan gömülür.
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Demokratik Medya İster misin ?
Demokratik bir medya için nelerin gerekli olduğunu anlatabilmek için önce ülkedeki mevcut düzenden bahsetmek gerekir. Ülkemizdeki iktidar sahiplerinin medya organları üzerindeki etkisinden bahsedelim. Örneğin, şuan iktidar sahibi AKP ile Doğan Holding'in patronu Aydın Doğan ilişkisi. AKP ilk iktidara geldiğinde oldukça yakın ilişkiler içindeydiler. Aydın Doğan'ın sahibi olduğu medya organlarında daha çok AKP lehine haberler yapılıyordu ve aleyhine olan haberler ise en az zıtlıkla yansıtılıyordu hatta yer bile verilmiyordu. Ayrıca Aydın Doğan'ın sahip olduğu diğer iş alanlarında da hükümet, Doğan Holding'e kolaylıklar sağlıyordu. Yani, AKP, petrol ofisinin girdiği işlerde Doğan Holding'e, Aydın Doğan da buna karşılık elinde bulunan medya organlarını AKP lehine kullanıyordu. Ancak daha sonra aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu bu iyi ilişkileri bozuldu ve bu sefer de birbirleri alyhine çalışmalar yapmaya başladılar. Bu olaydan sonra Aydın Doğan'ınbeş milyar dolarlık vergi borcu çıktı ve sahip olduğu iş alanlarında zorluklar yaşamaya başladı. Bu örnek üzerinden iktidarın medya üzerindeki etkisini görebiliriz. Dolayısıyla diğer medya kuruluşları da iktidarla iyi geçinmek zorundalar. Bunun nedenini de başbakan'ın şu sözleri oldukça net şekilde açıklıyor; "Taraf olmayan bertaraf olur." Nitekim başbakan'ın bu sözleri doğrudur. Mesela bir süre öncesine kadar Kanaltürk Tuncay Özkan'a aitti ama iktidara zıt haberler yaptığı için öncelikle reklam ambargosu almaya başladı. İktidar tarafından büyük firmalara baskı yapıldı ve Kanaltürk'e reklam verilmesi engellendi. İlk aşama buydu. İkinci aşama ise reklam gelirleri olmadığından kanal para kaybetmeye ve doğal olarak borçlanmaya başladı. Bunun sonucunda da Tuncay Özkan kanalını satmak zorunda kaldı. Kanalı satın alan kişiler de iktidara yakın kimselerdi. Biz bundan ne anlıyoruz ? İktidar, işine gelmeyen medya kuruluşlarını susturuyor ve kendi tarafına çekiyor. Yukarıdakine benzer bir örnek İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi kontrolündeki italyan medyası ve Sabina Guzzanti arasında da görülebilir.
Ülkemizde medya ikiye ayrılır; iktidar yanlısı olanlar ve iktidar yanlısı olmayanlar. İktidar yanlısı olmayıp da zıt görüşten yayın yapabilen medya kuruluşları ise nerdeyse yoktur.
Şuan ülkemizdeki tüm medya kuruluşlarının demokratik bir yapıya sahip olduğunu düşünelim. Herkes istediğini söyleyip, yazabiliyor. Sansür yok. Baskı yok. Bunun sonucunda ne olurdu peki ?
Böyle demokratik bir medya düzeni pekala uygulanabilir. Buraya kadar hiçbir sorun yok. Asıl sorun ise bundan sonra başlıyor. Tüm medyalar bu kadar özgür olduğu zaman baskılar, işten çıkarmalar, sansürlemeler, gözaltına alınmalar ve hatta tutuklanmalar başlayacak. Sorun medyanın demokratik olmaması veya olamaması değil. Medya demokratik olursa iktidar tarafından sansürlenir ve baskıya uğrar. Yukarıdaki örneklerde belirttiğim gibi birçok medya kuruluşu kapanmak veya satılmak zorunda kalabilir. İşte bu yüzden ülkemizde demokratik medyanın olabilmesi için iktidarın sahip olduğu gücün gerçek anlamda denetlenebilir olması gerekmektedir.
Medya kuruluşlarından iktidar korkusu nedeniyle demokratik bir medya düzeni beklemek tamamiyle hayaldir. İktidara karşı gelenlerin durumu ise yukarıda anlattığım gibidir.
İktidarın medya üzerindeki etkisinden yanında dinin medya üzerindeki etkisi de oldukça büyüktür. Hiçbir medya çalışanı ülkedeki çoğunluğun inandığı karşı bir haber yapamaz veya eleştiremez. Bu da bana göre bir kısıtlamadır. Zaten şu anki iktidar sahipleri de dini kullanarak başa gelmişlerdir ve hala dini bir siyasi ideoloji olarak kullanmaktadırlar. Medya neden böyle bir gücü karşısına almak istesinki ?
Demokrasiden bahsedilebilecek bir medyatik düzende medya kuruluşlarının takip edilme oranı azalacaktır. Yani dine zıt görüş bildirmese bile eleştiren medya kuruluşları aynı zamanda iktidarı da eleştirmiş olacağından, bu iki gücü de karşısına almış olacaktır ve bunun sonucunda doğal olarak batacaktır.
Demokratik medya sistemine ülkemiz açısından baktığımızda durum böyle. Peki dünyanın neresinde gerçekten demokratik bir medya düzeni var ki ? Medya çok önemli bir güç hatta dördüncü güç olduğu için dünyanın her yerinde kim güçlüyse, medya onun kontrolünde olacaktır.
Bu durumda da medyanın demokratik bir sisteme sahip olması imkansızdır.
Medyanın demokratik olabilmesi için fedakarlık yapılması gerekir. Ancak bu da çok kısa bir süre için geçerli olacaktır. Yani medya çalışanları sansürlenmeyi, kovulmayı, gözaltına alınmayı, tutuklanmayı, çalıştıkları medya kuruluşunun ceza almasını ve hatta kapatılmasını göze alırsa, kısa bir süre için demokratik bir medyaya sahip olabiliriz.
10 Mayıs 2011 Salı
Çıldırtan Proje
Başbakan'ın geçen günlerde açıkladığı çılgın projenin iç yüzünü yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Projenin 2023 yılında tamamlanması öngörülüyormuş. Bu projenin asıl dikkat çeken yanı ise yeni yapılacak olan boğazın etrafında oluşacak rant miktarı. Bu rant miktarının yaklaşık 500 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Bu miktar üçüncü köprünün yaratacağı miktardanda fazla.
Üçüncü köprünün yaratacağı tahmin edilen rant miktarı ise 350 milyar dolar civarında. Bu kadar büyük para söz konusu olunca bu projenin hükümet üyelerinin söylediği gibi hizmet için mi yoksa rant için mi olduğu şüphe uyandırıyor.
Bu proje etrafında oluşacak yeni yerleşim yerleri İstanbul'u kaos'a sürükleyebilir. Yeni yapılacak yerleşim yerlerine yerleşecek insanlar, istanbul nüfusunu dağıtmak yerine aradaki boşluklarında doldurulmasını sağlayıp zaten şuan yeterince kalabalık olan İstanbul nüfusu daha çekilmez bir hale gelecek. Haliyle kalabalıklaşan nüfusta istihdam sıkıntısı da artacak.
Projenin yapılması halinde İstanbul bazı su kaynaklarından mahrum kalacak ve bu da su fiyatlarına zam olarak yansıyacak. Zaten yaz aylarında su sıkıntısı çeken İstanbul, mevcut su kaynakları da kesilince bakalım ne yapacak.
Proje henüz faaliyete geçmediği halde projenin yapılacağı güzergah üzerindeki arsaların fiyatı iki kat artmış durumda. Pojenin tamamlanmasından sonra o çevreye yapılacak alışveriş merkezleri, siteler ve diğer yapılardan hükümete yakın olan inşaat şirketleri pastadan paylarını alacak. Bunun yanında İstanbul'da imar'a açılan arsalar azaldığı için hükümet yeni rant alanları yaratma peşinde. Bu yeni rant alanlarının en büyüğü de çılgın proje sayesinde doğacak.
Ayrıca yeni yapılacak boğaz üzerine de köprüler yapmak gerekecek ve köprü geçiş ücretleri adı altında halktan daha da çok vergi alınabilecek. Örneğin, Silivri'de yaşayan birisi bostancıdaki işyerine gidebilmek için fazladan bir köprü geçmek zorunda kalacak. İşe gelişlerde iki köprü, işten dönüşlerde iki köprü, günde toplam dört köprü geçiş ücreti ödeyecek. Bu hesap genele yansıtıldığında köprü geçiş ücretlerinden de büyük bir para geliri elde edilecek.
27 Nisan 2011 Çarşamba
Sansüre Sansür
İlkellik göstergesidir.
Sansürün insan hakları konsepti dışında herhangi bir şey için uygulanması ilkelliktir, kökenini tabulardan alır, toplumun değişmemesi, özellikle de değer yargılarının, kültürünün değişmemesi, öyle kalması, statükonun korunması için uygulanır sansür. bir toplum değişmediği sürece mevcut rejim sürer, her rejimin bir numaralı desturu hayatta kalmak olduğu için de sansür mekanizmaları her alanda devreye girer. Bunu da siyasi sansür için kullanmıyorum, her türlü değer yargılarına yöneltilen düşüncenin sansürü de bunun bir parçasıdır.
Bir meşru kısıtlamadan bahsettik. Peki nedir o insan hakları kısıtlaması?
1- Nefret söylemi. Belli kitleler hakkında nefret söylemi kullanılamaz, açık bir şekilde hedef gösterilemez.
2- Suç övme. Hukuk sistemine saldırı olarak nitelenecek şeylerin duyurulması elbette engellenebilir. cinayeti, hırsızlığı, terörü, ve bunun gibi başkalarının haklarına tecavüz eden her türlü eylemin sınırlandırılması meşrudur. Yalnız burdaki hukuk sistemine saldırıyı, diğer insanların haklarının ezilmesinden ibaret görüyorum, ideal bir hukuk sisteminin varlığını temel alıyorum.
3- Kişiliği ve karakteri şekillendirmeye müsait olduğu için çocuklara yönelik yayınlar. Yasaların ne için var olduğunu, onlara uyması mı uymaması mı gerekli bunun bile ayırdında olamayacakları için, bu soruya cevabı ancak telkinle verebileceği için o da başka bir sebebi yok elbette.
Şimdi 3 şey söyledik, ama bunları bile tartışmalı statüsüne koymamız gerekir.
1- Nefret söylemi. Söylemin ne olup olmadığını anlayamayabiliriz, nefret söylemini düşünce özgürlüğünden ayırt edemeyeceğimiz anlar olabilir, pratikte bazen mümkünatı olsa da teoride farkına varamayacağımız için nefret söylemi bile meşrulaşıp sansür engelinden kalkabilir, tartışılmalıdır bu. Ağızdan çıkan seslerin diğer insanların haklarına bir tecavüz olmadığı söylenebilir. neticede insanların başına soyut yada somut birşey gelmediği sürece hak ihlali yoktur, birisi çıkıp bu sözlere dayanarak hak ihlaline girerse, (öldürürse, döverse vs) suçlu kendisidir, ancak o zaman devreye girmelidir cezai yaptırım, o da sadece döven-öldüren kişi için olmak üzere.
2- Çocuklara yönelik yayınlar. Cinayet, kan, terör gösterilmesi sonucu çocuklar psikopata bağlayabilir, seri katil olabilir, ne bileyim pokemonum diyip camdan atlayabilir, kısacası bazı yayınlar yüzünden çocuklar yanlış şeyler yapabilir. Bu konuda ise sansürün devlet tarafından genel bir uygulama olarak verilmesi değil ebeveynlerin sorumluluğunda olması gerektiğini düşünüyorum. televizyonda eşşoleşşek diyen bir kemal sunal hakikaten çocuk tarafından izlenmemesi gerekiyorsa, bunu yapması gereken ailedir, devlet değil. asıl devletin bu alana müdahale etmesi bir hak ihlalidir, ailelerin çocuklarına nasıl terbiye, görgü vereceğine yönelik bir müdahaledir.
Şimdi pratikte kabul edilen 3 kısıtlamanın bile meşruiyeti sorgulanabilirken, bunun dışında kalan abudik gubidik sansürleri ele almak bile bir zulümdür.
Bunların arasında siyasi sansürler, televizyonda gençlerin ahlakını korumak için konulan sansürler ki hem gence, hem çocuğa, hem ebeveynlere hakarettir, ahlak demişken mesela cinselliğe yönelik sansürler akla gelen ilk gerzek uygulamalar.
Bunlar toplumun değer yargılarını korumak gibi amaçlar için kullanılır. Toplumun değer yargılarından kastedilen de toplumun çoğu tarafından kabul edilen normlar, bu normların herkese dayatılması amaçlanır ki tektipleştirme sürsün, tektipleştirme sürerken sağlanan statüko da sağlam temellere oturtulsun.
Sansürün insan hakları konsepti dışında herhangi bir şey için uygulanması ilkelliktir, kökenini tabulardan alır, toplumun değişmemesi, özellikle de değer yargılarının, kültürünün değişmemesi, öyle kalması, statükonun korunması için uygulanır sansür. bir toplum değişmediği sürece mevcut rejim sürer, her rejimin bir numaralı desturu hayatta kalmak olduğu için de sansür mekanizmaları her alanda devreye girer. Bunu da siyasi sansür için kullanmıyorum, her türlü değer yargılarına yöneltilen düşüncenin sansürü de bunun bir parçasıdır.
Bir meşru kısıtlamadan bahsettik. Peki nedir o insan hakları kısıtlaması?
1- Nefret söylemi. Belli kitleler hakkında nefret söylemi kullanılamaz, açık bir şekilde hedef gösterilemez.
2- Suç övme. Hukuk sistemine saldırı olarak nitelenecek şeylerin duyurulması elbette engellenebilir. cinayeti, hırsızlığı, terörü, ve bunun gibi başkalarının haklarına tecavüz eden her türlü eylemin sınırlandırılması meşrudur. Yalnız burdaki hukuk sistemine saldırıyı, diğer insanların haklarının ezilmesinden ibaret görüyorum, ideal bir hukuk sisteminin varlığını temel alıyorum.
3- Kişiliği ve karakteri şekillendirmeye müsait olduğu için çocuklara yönelik yayınlar. Yasaların ne için var olduğunu, onlara uyması mı uymaması mı gerekli bunun bile ayırdında olamayacakları için, bu soruya cevabı ancak telkinle verebileceği için o da başka bir sebebi yok elbette.
Şimdi 3 şey söyledik, ama bunları bile tartışmalı statüsüne koymamız gerekir.
1- Nefret söylemi. Söylemin ne olup olmadığını anlayamayabiliriz, nefret söylemini düşünce özgürlüğünden ayırt edemeyeceğimiz anlar olabilir, pratikte bazen mümkünatı olsa da teoride farkına varamayacağımız için nefret söylemi bile meşrulaşıp sansür engelinden kalkabilir, tartışılmalıdır bu. Ağızdan çıkan seslerin diğer insanların haklarına bir tecavüz olmadığı söylenebilir. neticede insanların başına soyut yada somut birşey gelmediği sürece hak ihlali yoktur, birisi çıkıp bu sözlere dayanarak hak ihlaline girerse, (öldürürse, döverse vs) suçlu kendisidir, ancak o zaman devreye girmelidir cezai yaptırım, o da sadece döven-öldüren kişi için olmak üzere.
2- Çocuklara yönelik yayınlar. Cinayet, kan, terör gösterilmesi sonucu çocuklar psikopata bağlayabilir, seri katil olabilir, ne bileyim pokemonum diyip camdan atlayabilir, kısacası bazı yayınlar yüzünden çocuklar yanlış şeyler yapabilir. Bu konuda ise sansürün devlet tarafından genel bir uygulama olarak verilmesi değil ebeveynlerin sorumluluğunda olması gerektiğini düşünüyorum. televizyonda eşşoleşşek diyen bir kemal sunal hakikaten çocuk tarafından izlenmemesi gerekiyorsa, bunu yapması gereken ailedir, devlet değil. asıl devletin bu alana müdahale etmesi bir hak ihlalidir, ailelerin çocuklarına nasıl terbiye, görgü vereceğine yönelik bir müdahaledir.
Şimdi pratikte kabul edilen 3 kısıtlamanın bile meşruiyeti sorgulanabilirken, bunun dışında kalan abudik gubidik sansürleri ele almak bile bir zulümdür.
Bunların arasında siyasi sansürler, televizyonda gençlerin ahlakını korumak için konulan sansürler ki hem gence, hem çocuğa, hem ebeveynlere hakarettir, ahlak demişken mesela cinselliğe yönelik sansürler akla gelen ilk gerzek uygulamalar.
Bunlar toplumun değer yargılarını korumak gibi amaçlar için kullanılır. Toplumun değer yargılarından kastedilen de toplumun çoğu tarafından kabul edilen normlar, bu normların herkese dayatılması amaçlanır ki tektipleştirme sürsün, tektipleştirme sürerken sağlanan statüko da sağlam temellere oturtulsun.
23 Nisan 2011 Cumartesi
Tarlabaşı vs Government = Gentrification
Government tries to gentrificate Tarlabaşı nowadays. Buildings are bought from their owners to rebuild. Some people that live in Tarlabaşı are worried about this. But, some people want gentrification to be done.
Tarlabaşı is know for prostitution, drug selling, theft and grab. Prostitutes can be seen on the street at nights. All types of drug can be found there. After 08:00 PM, Tarlabaşı becomes a much more dangerous place than in the morning. When you talk to a person who lives there, that person can show people to you and tell what those people do.
Nuri Yazıcı, 33, Hardwareman, says, “We aren't wanted here.”
Tarlabaşı will become a tourist place after gentrification. Government buys buildings in Tarlabaşı one by one. Tarlabaşı is next to Beyoğlu. So, people who come to see Beyoğlu can come to tarlabaşı as well. But, if Tarlabaşı becomes a tourist place, people who live there lose their jobs and homes.
Nuri Yazıcı, 33, Hardwareman, says, “After gentrification, I'll have a job loss because there is no need a hardwareman in a tourist place.”
Murat Bircan, 26, Barber, says, “It will be great for us that tourists come here. Also, It will be great artisans here as well.”
Maybe, illegal works don't end. But, They will decrease seriously. A lot of people don't even think of going Tarlabaşı because they are afraid. Even some people who live there are unhappy because of illegal works.
Nuri Yazıcı, 33, Hardwareman, says, “There are some university students who come from Marmara university to buy drug.”
Murat Bircan, 26, Barber, says, “I saw that a lot of people who came from outside are raped and usurped with my own eyes.”
Government benefit from people in Tarlabaşı for its own gain. The population there, especially poor people will have to leave tarlabaşı because they can't afford the rents after gentrification. Then, places where poor people have to leave will be sold to rich people with high prices. Besides, there is number 5366 law. It was prepared for only Tarlabaşı. According to this law, you have to sell your property in the price that government wants to buy.
Salih Yazıcı, 29, Hardwareman, says, “It's not for us, it's for rich people.”
Salih Yazıcı, 29, Hardwareman, says, “We wanted 50% share from new buildings that will be built. But, we couldn't have it accepted. Then, number 5366 law was made and we were told that we had to sell our places to them. However, we didn't accept it, either. We went to law with the government.”
People can't go to Tarlabaşı and are afraid. But, after gentrification, everyone will be able to go there easily. That's quite clear. Some people agree with this opinion, some people don't. Moreover, most people who lives there want illegal works in Tarlabaşı to be stopped.
Murat Bircan, 26, Barber, says, “Tarlabaşı will become better than Kadıköy after gentrification.”
11 Nisan 2011 Pazartesi
Tristan's Bar
" What am i doing here ? " Tristan whispers by himself. He is in a party and he knows a lot of people in the party. But, he doesn't want to be there. People surround him and everyone dance. He sits silently. If he knew how to dance, he could dance. But, he doesn't know. Also, he doesn't want to learn how to dance.
He just watches around. Walls are painted black and there are lots of mirrors on the walls. There are many empty glass on the tables. Cigarette smoke hurts his eyes. He gets up and goes to toilet. Toilet is full. He goes to other downstairs. He sees the people he know here as well. One of them calls him. But, Tristan acts like he didn't hear him and keeps on walking. He finally goes in a toilet. Urinals are broken. Mirror is broken as well. He is washing his face, especially his eyes because his eyes still aches. He looks around. There isn't any paper towel.
He looks at the mirror and sees himself. He has blue eyes, brown hair and more dark beard than his hair. " My appearance is not bad. Moreover, it's pretty good " He thinks. Then, smell there disturbs him and he leaves the toilet.
The music is turned up and people dance madlier now. He decides to take one more drink and walks to the bar. " Hey ! Bartender, give me the strongest shot you have " Tristan says. He drinks the shot and pays the five dollars for it and gives tip to bartender.
There is a big mirror opposite him and he looks at himself in the mirror. The person he sees in the mirror takes off his jacket and walks into crowd. He starts dancing and acts unlike Tristan.
Tristan is in shock and he doesn't move. He just watches himself dancing in the mirror. " Is it me ? Do i know him ? " Tristan thinks. He looks quite confused now.
He keeps on looking at the mirror until a blonde girl who wears a red mini skirt, black hills and a black blouse touches his shoulder. When he looks behind to see who touched him, he sees her eyes at the first sight and he is impressed. She has blue eyes and dark make up. She sits the bar chair by him and says " One more shot ? ". Tristan smiles and says " Okey. But, if you let me order a coctail to you. ". She smiles, too and accepts the deal. Bartender prepares the shots and serves them. They drinks the shots.
Tristan tells bartender to prepare best coctail and looks at the people who dance. But, he can't see his twin in the mirror. He thinks that it was a hallucination that occured just in his mind becuse of too much alcohol. Bartender gives the girl her coctail. She says " Tell me about yourself "
Then, he says " I was born, i grew up and i'm here now. " and he winks to her. " I'm still here " she says and they laugh. He realizes that he doesn't know her name and asks " what's your name ? ". " It's jenny, how about yours ? " She says. "It's Tristan. Also, Tristan was one of the kinghts of the king Arthur. ".
The music changes and she mounts the bar and starts dancing. Other girls start dancing above the bar, too. Tristan sees his twin in the mirror again. Although he doesn't smoke, twin who reflect to the mirror smokes, smiles at him and makes shush sign.
Tristan closes his eyes and when he opens them, the twin isn't there. Something like this happened for the first time. Moreover, twice a day. In the meantime, Jenny gets down and sits by him again. Tristan seems thoughtful. He trys to understand what happened to himself and why he saw something like that.
Jenny holds his collar, pulls him to herself and kisses him. Then, she writes her number on his hand. " I expect you to call me " She says and leaves the bar. Tristan notes down her number to his phone and wants a serviette from bartender. He cleans Jenny's lip print on his lips.
He goes to toilet and washes the number in his hand. When he looks at the mirror, the twin in the mirror appears one more time, winks to Tristan and says " Good for you ".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)