6 Nisan 2011 Çarşamba

Kendimden Geriye

Sessizce oturuyorum.
Hafif bir müzik çalınıyor kulağıma.
Müziğin ritmiyle hafifçe sallanıp ritim tutuyorum.
Etrafıma bakıyorum, insanlara.
Hepsi başka bir yalan.
Kimisi gülüyor kimisi ağlıyor kimi de benim gibi sessizce oturuyor.
Hiçbirini tanımıyorum ama burdayım.
İçkinin dozu arttıkça tavırları da değişiyor insanların.
Daha bir rahat oluyorlar, daha bir insan belki de.
Kendi kadehimdeki son damla alkolü de indiriyorum mideme.
Zaman geçtikçe hareketleri hızlanıyor gibi geliyor insanların.
Sanki en yavaş benmişim gibi hissediyorum.
Derin bir nefes alıp oturduğum bar koltuğundan iniyorum.
Sigara dumanı gözlerimi yakıyor.
Gözlerimi kırpıyorum.
İnsanların dans figürleri çok garip.
Kendilerini müziğin ritmine bırakmışlar.
Sanki zincirlerinden kurtulmuş gibiler.
Sandalyeme geri dönmem gerek.
Daha fazla ayakta durursam, yere yıkılırım.

Oturduğum koltuğun tam karşısındaki aynada kendimi görüyorum.
Sandalyeden inip, piste doğru gidiyor.
Ben gibi değil, başka biri gibi hareket ediyor.
Hiçbir zaman yapmadığım aslında bilmediğim şekilde dans ediyor.
Kendini kaybetmiş, umursamaz bir tavırla.
Böyle bir şey daha önce gelmemişti başıma.
Bildiğim kadarıyla dissosiyatif kimlik bozukluğu ya da şizofreni belirtileri bunlar.
Belki ikisi birden, belki de sadece fazla içtim.
Beyza'nın Kadınları diye bir film vardı bu konu üzerine.
Ayrıca Mr. Brooks ve Dövüş Kulubü'nde de işledi bu konuyu.
Akıl Oyunları'nda da vardı buna benzer birşey ama o daha farklıydı.
Hepsi de gayet güzel filmlerdi gerçi ama insanın kendisinde olunca bir garip oluyormuş.

Bir adı var mıdır acaba ?
Yoksa aynı benim ismimi mi kullanıyor ?
Aslında hep kendimle tanışmayı istemişimdir ama bu şekilde değil tabi.
Daha çok içsel bir yolculuk şeklinde düşünmüştüm.
Neyse önemli değil, böyle de olur.
Düşündüm de, ona ne demeliyim ?
sen, ben, siz, ya da ismimle seslensem ?
En iyisi onun birşey söylemesini bekleyeyim.
Peki ya o gerçekse ?
Yani ben sadece onun hayalinde yarattığı biriysem...
Neyse bunları onunla konuşurum artık.
Biraz daha bekleyeyim.
Bir yere kaçacak değil ya...

27 Mart 2011 Pazar

Oturuyorum öyle boş

Şuan beyoğlunda ismi hiçte lazım olmayan bi cafede tek başıma oturmaktayım. Şeftalili nargileyle zevkin doruklarına ulaşıyorum, çok güzel yapmışlar nargileyi, aferin. Arada bi rüzgar esiyo böyle hafif hafif, közlerden dökülen küller etrafa uçuşuyo.

Tam arkamdaki masaaya 3 kız 1 erkek geldi oturdu. oturduklarından beri tavla ve satranç oynuyolar. bilmiyolar da oyunu salaklar. O öyle miydi, bu böyle miydi  ? birbirlerine sorup duruyolar. Çocukların üçüde aynı kıza yazıyo, kepazelik yani, arada atışıyolar kendi aralarında. Kavga falan çıkmaz ama, sanmıyorum yani.

Sol çaprazımdaki masa daha fena, bi kaç çiftten oluşmuş bi grup geldi, iki tanesi yeni nişanlanmış, cıvık bi muhabbetleri var, aşk böcekleri. Diğerleride onlara sataşıyo evlenince şöyle olur böyle olur diye. Çok biliyolar sanki, hıyarlar. Şimdi de çocuk muhabbetine geldi sıra. İyice salaklaştılar. Kız ben çocuğumu sünnet ettirmem diyo, çocuk ta olur mu ya öyle şey diye tartışıyo kızla. Gruptan başka bi eleman ben kız isterim dedi. Yeni nişanlanan çiftin erkek olanı nişanlısına , "nişanlım" diye seslendi. Yok artık ! Bu tarzda bi hitap beni aşar.

Eş zamanlı olarak yeni köz geldi, daha bi gür çıkıyo artık duman. Neyse sağ çaprazda bi amca tek başına oturuyo, son derece ciddi bi şekilde nargile içiyo, helal olsun amca sana ama o giydiğin fıstık yeşili çoraplar olmamış, hiç olmamış hemde. haydaa amcanın yanına başka bi adam daha geldi, onunda turuncu bi yağmurluğu var, sanırım seçmece bunlar.

Saatlerdir nargile içiyorum, kulaklarım tıkandı, öyle pis içiyorum yani. Dudaklarımı yaladım, şeftali tadı sinmiş,  çok güzel oldu bu.

Garson kız akşama gelirsen nargileni ben hazırlayayım, pişman olmayacaksın dedi ve gülümsedi. Şaşırdım. Halbuki önceden pek sevmezdi beni, gerçi belki nargileme zehir koymak niyetinde olabilir. Neyse canım ölmezsem bişi yoktur demektir.

Sol çapraz masadakiler yavaş yavaş azalıyo. çift ya bunlar şimdi, aman da aman. Zaten muhabbetleride bişeye benzemiyodu. 

Arka masaya bi kız daha geldi şimdi, bi tane daha tavla istediler. artık iyice abarttı bunlar işi. olur mu ? olmaz tabi.

ahahha, garson kız yine geldi. Akşama kesin geliyosun di mi ? bi daha yapmam nargile sana dedi. Bu işin altında bi iş var. Kesin zehirleyecek bu beni.

Otur otur sıkıldım, nargilede yandı zaten. Hadi bana güle güle

21 Mart 2011 Pazartesi

Hey, sana söylüyorum; Öldüm ben

Sanırım birazdan beni gömecekler, eğer tabutun kapağı açık olsaydı size söylerdem ne yaptıklarını. Neyse canım zaten öldüm ben, çokta umurumda değil artık ama öldüğüme de üzüldüm be. İyi adamdım ben.
Şu Levent'te yeni açılan İstanbul Sapphire varya, terasına çıktmıştım oranın, on beş lira da para aldılar benden. Neymiş efendim, paralıymış, pehh..
Ölmeden önce gidin bi görün derim, gerçi  bende ölmeden hemen önce gördüm pek birşey anlamaya fırsatım olmadı ama siz gene de gidip görün. Manzara şahane; betonarme parkı.
Sevgili cenaze merasimi düzenleyicileri, İstanbul hakkında herkes bir şey söylüyor bugünlerde. Siz de farketmişsinizdir. Kimisi kadın'a benzetiyor kimisi hapis'e. saçmalık.
Ben istanbul'u bir şeye benzeticek olsam, heralde kesin birşey söylemez, eveleyip gevelerdim. Sizde muhtemelen öyle aval aval suratıma bakar, kafanızı hafifçe aşağı yukarı sallardınız ama ben anlardım bi halt anlamadığınızı.
Tüh ulan bak şimdi anladım; çok erken öldüm ben ya, daha neler yaparmışım halbuki.
Kendi kendime de konuşmayalı uzun zaman olmuş. Neyse canım, nasıl olsa beni kimse duyamaz. İtiraf ediyorum; deliyim ben.
Ey beni gömmek için kürek sırası bekleyen ve muhtemelen burdan çıkışta bi yerde toplanıp benim hakkında saçma sapan konuşacak, boş övgüler sıralayacak insanlar, bakın yine söylüyorum deliyim ben.
Madem deliyim, o zaman istediğimi söyleyebilirim değil mi ? Hey çocuk, şuan büyük ihtimalle kalabalığın arkasında elinde beş litrelik su şişesiyle bekliyorsun. Aferin. Hergün gel sula mezarımı, serp suyu toprağıma.
Bi de papatya ek ama küçüklerinden, hep sevmişimdir papatyaları, Mezar taşlarımı da temizle, pırıl pırıl olsunlar. He bu arada, babanın hayrına yapacak değilsin ya bunları. Hepsinin parasını şuan mezarımın başında en çok ağlayan hıyar kimse ondan al.
Parayı vermez ise hortlar, musallat olurum. Ortağız bundan sonra seninle. Hadi bakalım göreyim seni.
Yağmur da başladı, su damlaları tabutumdan içeri sızıyor. Yaz yağmuru bu, iyidir iyi.
Bi dakika ya, ulan yoksa ıslak ıslak mı gömücekler beni, hiçte sevmem böyle şeyi. Ölü de olsa, insan üzülüyor. En azından beyaz rengini hep sevmişimdir, ya kefen başka renk olsaydı. O zaman daha çok üzülürdüm işte. Neyse canım toprağın altında kim ne diyecek bana..
hoopppaaa, işte tabuttan çıkarıp, mezara koydular beni. Bundan sonrasında zaten bir şey yok. Üstüme başıma toprak yığacaklar falan feşmekan.
Bende sessiz sessiz yatarım artık. Rahatsız eden de olmaz zaten. En güzeli aslında...

18 Mart 2011 Cuma

FRP nedir, ne değildir ?

Frp(fantasy role playing), olmak istediğin ne varsa olabildiğin, sınırları olmayan, tamamiyle oyuncusunun zekasına ve hayalgücüne kalmış bir oyundur.
Oyunda yazılı bir metin yoktur. Bu yüzden senaryo tamamen oyuncuların yaptıkları doğaçlama ile ilerler.
Oyunun en güzel yanlarından biri de çok yakın bir arkadaşınızın bile oyun içi hareketleri tahmin ettiğinizden çok farklı olabilir. Sonuçta siz arkadaşınızı tanıyorsunuz, olmak istediği kişiyi değil.
Oyunu kotrol eden bir şahsiyette bulunur, o na da DM(dungeon master) denir. Çoğunlukla oyun hakkında en çok bilgisi/deneyimi olan kişidir.
DM' e karşı gelinmez, zaten gelseniz de bi faydası olmaz. DM, eğer size uyuz olmadıysa başınıza gelen her olay - küçük bir tavsiye; bir DM'i asla kızdırmayın - hikaye için gerekli bir steptir.
DM'lerin bir diğer özelliği, oyuncuların canlandırdıkları karakter acı çekerken, bundan garip bir şekilde zevk alırlar.
Oyun sırasında karakteriniz ölürse ölür. itiraz edemezsiniz. Aynen gerçek hayatta ölmek gibidir, kabul etmeniz gerekir. Ama şöyle bir tesellisi de vardır; ölen karakteriniz, kazandığı bazı özelliklerden feragat etmeye ya da özelliklerden yararlanma seviyesinin düşmesine razı olursa, aynı karakterle oyuna dönebilir.
Her oyunun ya da görevin sonunda deneyim puanı kazanırsınız ve bu deneyim puanları karakterinizi geliştirmenizde yardımcı olur.
Oyun sırasında karakterler canlandırdıkları karakterin ırksal özelliklerini yansıtması ya da yansıtabilmesi ( evet, bu bir yetenek işidir ve yine evet, ben bu işte iyiyim ) oyuna renk katar.
Kimi frp konseptlerinde zar kullanılır ama ben hoşlanmam, oynattığım karakterin tamamen benim kontrolümde olmasını isterim. ( yeni başlayanlara tavsiye edilir )
Ancak kimi safhalarda illaki zar atmak gerekir ama bu zar atma işi çok kritik veya zor durumlarda gerçekleşir, onun dışında zar'a ihtiyaç yoktur.
Frp, bağımlılık yapar. Birçok üniveristede  klüpleri vardır. Sanırım şuan okumakta olduğum Bilgi Üniveristesinde de var ama biz bi kaç arkadaş toplanıp, kendi grubumuzu yaratmaya karar verdik. ( okulla bir alakası olmayacak bu grubun )
Şuan 5 kişiyiz. Bu yazıyı okuyupta, katılmak/denemek isteyen varsa. Bana ulaşabilirler, bilgi alabilirler.

Dip Not: Filmlerde veya çeşitli dizilerde izlediğiniz ve beğendiğiniz karakterlere benzer karakterlere sahip olabilirsiniz. Mesela sizden neden bir spartacus, aragorn, leonidas ve diğerleri olmasın ki ?

4 Mart 2011 Cuma

Yağmur

+ bak sevgilim, yağmur yağıyor

- yağmur mu ?

+ evet, neden şaşırdın ?

- yağmur olamaz bu

+ yağmur değilse ne  ?

- gözyaşı

+ gözyaşı mı, nasıl ?

- tanrının sevgilim, o ağlıyor

+ tanrı ağlar mı ?

- neden olmasın ?  bizi o yarattıysa eğer..

+ eğer ne ?

- bizi o yarattıysa eğer kendinden bir şeyler vermiş olmalı

+ anlamadım

- duygularımız sevgilim, ondan almış olabiliriz

+ ama bu neden ağladığını hala açıklamıyor

- ilk kez seni seviyorum dediğim zamanı hatırlıyor musun ?

+ evet sevgilim, çok mutluydum

- mutluydun ama sonra ağlamıştın

+ evet ama..

- ama ağlaman mutluluktandı değil mi ?

+ elbette, beni çok şaşırtmıştın

- neden ?

+ çünkü sen çok iyiydin

- iyi mi ?

+ benim için fazla iyiydin, herşeye sahip olabilirdin

- hiçbir şey değişmedi

+ nasıl ?

- hala sahip olabilirim

+ sen, bunu.. nasıl ?

- herşey aynı anda gerçek olamaz

+ gerçek mi ?

- evet, seninle her an gerçek sevgilim

+ ama sen dedin ki; hiçbir şey değişmedi

- ama seni seviyorum

+ ben, bende seni sev..

- ağlıyorsun

+ ağlamıyorum sevgilim

- peki ya yanaklarından süzülen ?

+ o mu ? o sadece yağmur..

25 Şubat 2011 Cuma

Devrime Ses Verdim

22 şubat 2011 gecesi mailime bakınca hocalarımdan birinin mailini gördüm. Son dakika ödevi falan mı diye düşünürken bi cesaretle açtım maili. "yarın derse gelmek yerine sabah 11'de Ayman Mohyeldin'in konuşması var. katılın. yoklama alınacaktır" yazıyodu. Değişiklik iyi olurdu aslında.

Televizyonda Cüneyt Özdemir'in programında gördüm Mohyeldin'i. Anlatıyodu bişeyler. Sabah ne de olsa bi daha anlatır diye dinlemedim.

11 deki konferans a gitmek için ( okula ortalama 30 dk içinde ulaşabiliyor olmama rağmen ) 9 da kalktım. Nasıl olsa zaman var mantığıyla oyalanırken saat 10:30 olmuştu bile. Gitsem mi gitmesem mi gelgitleri yaşamaya başladım. Nasıl oldu bilmiyorum, gitmeye karar verdim. Sanki adam konferans ı bi tek bana vericekmiş gibi bi ruh hali içine girdim, gitmezsem ayıp olur. Kalkmış gelmiş buraya kadar sonuçta.

Neyse taksim akm ye vardığımda saat 10:50 idi. Ben öyle aval aval etrafa bakınırken, benim gibi geç kalmış bir arkadaşın sesi duyuldu; "shuttle 11 de kalkıcakmış. zaten geç kaldık. taksi tutalım" dedi.
Evet, çok mantıklı konuşuyordu. Kabul ettim tabi hemen.  Memur tipli bi amcanın taksisine bindik. Dolapderede indi biri. bu arada akm'nin önünden dolapdere kampüse kadar 5 lira yazıyo taksimetre.

Klasik taksici muhabbetine başladı bizim memur tipli taxi driverımız. dolapdere kampüsten santral e doğru giderken sağ tarafta küçük bi futbol sahası var. onun oraya  alışveriş merkezş yapıcaklarmışta, siyasileri bundan rant sağlayacakmışta, trafik problemi ayyuka çıkmışta birsürü bişey söylüyo işte. cevap vermemekte çözüm değil. keskin sorularla köşeye sıkıştırmaya çalışsa da taksici amca bizi, bu sorulardan alnımızın akıyla çıkmayı bildik.

Santral sınırlarına giriş yaptık, eski shuttleların orada durdu araba. (akm -  santral arası 15 lira tutuyormuş.) --- shuttların oradan kaldırılıp, arka tarafa alınması çok saçma oldu bu arada. ne güzel geliyolardı işte yakına. Zaten arnavut kaldırım bozması yolun sonunda perişan olmaktayız. ben spor ayakkabıyla yürümekte zorlanırken, topukluyla o yolda yürümeye çalışan kız arkadaşlarımız neyi ispat etmeye çalışıyor ? o da bir muallak tabi. ---

Kapıda üstünde basın kartları ve birkaç öğrenci kartı bulunan bir masa vardı. "kimlik vermek zorunda mıyız ?" dedim bu pek mütevazi olmayan  masanın arkasında bulunan zat-ı muhtereme. "yok, girebilirsin" dedi. Giriş iznini de aldıktan sonra hiçbirşey alıkoyamazdı beni artık Mohyeldin'i dinlemekten. Derin bi nefes aldım ve girdim kapıdan ( bu son söylediğimi yapmadım sadece yeşillik )

Kapının diğer tarafına geçtiğimde baktim ki hiç boş yer yok ama tanıdık simalar var. şansıma salonun kenarlarında oturuyorlardı. gittim yanlarına. "abi naber ? iyidir abi n'olsun, başladı mı ? yoklama alındı mı ?" falan muhabbetlerindeyken iletişim fakültesi dekanımız Halil Nalçaoğlu kürsüye çıktı. gerekli tanıtım ve giriş konuşmasını yaptıktan sonra Mohyeldin'e bıraktı sözü.

Oturdum merdivenlere, efendi efendi dinlerken not almam gerektiği geldi aklıma. Ama Mohyeldin'in seri konuşmasına yetişemiyordum. Söylediklerinin arasından bir cümle çekip çıkardım; "Social media has become a tool of social justice"
- Evet katılıyorum bu lafına.

Sonra Mohyeldin'in konuşması bitti geldi sıra soru-cevap kısmına. 1 soru, 2 soru, 3 soru derken iki büklüm oturmaktan belim ağrımaya başladı. kalktım ayağa. En arkada olduğum için herkesi rahatça görebiliyordum. Kış mevsiminde olduğumuz için salondakilerin kıyafetleri ağırlıklı olarak siyah veya tonlarıydı.

Tam önümde oturan bi hanım soru sorabilmek için çok çabaladı ama mikrofonu bir türlü yakalayamadı ama önemli olan katılmaktı, üzmesin kendisini, bir dahaki sefere artık.

Bi ara ispanyol aksanlı bi zat kaptı mikrofonu, flemenko rüzgarları esti salonda. İspanyol aksanıyla ingilizce konuşulunca kulağa hiçte estetik gelmiyormuş bu arada, bir rus, bir irlanda, bir iskoç aksanı varken. Öyle filmlerdeki gibi değil, her ispanyolda Antonio Banderas değil. :)

Sonuç olarak keyifli bir konferanstı diyebilirim, belimin ağrıması dışında bir sorun yoktu benim için.
Mohyeldin bir daha gelse bir daha dinlerim. ( tabi bir koltukta oturmak şartıyla )

19 Şubat 2011 Cumartesi

iPad icat oldu, yaratıcılık yalan oldu.

Çoğunlukla otobüslerde meydana gelen bir hadisedir ama her türlü yerde de gerçekleşebilir başkasının gazetesine salça olmak.
Siz gazetenin derinliklerindeyken birden rahatsızlıksız duymaya başlarsınız, bi terslik vardır. sonra bakarsınız sağınıza solunuza, biri sizin gazeteden haber sızdırıyor. Kabul edilemez.
Katlarsınız gazeteyi sırf okumasın kimse diye, iki büklüm okumaya çalışırsınız ama yok o da olmaz. Bi de sayfa değiştirdiğinizde "pardon bi önceki sayfayı açar mısınız,
çok önemli bir haber okuyordum vs" bile diyebilir biri. Hiçbiri olmazsa gazeteyi kimseye aldırış etmeden, fütursuzca okursunuz, çılgınlar gibi :) sonra bırakırsınız oraya kim alırsa alsın artık,ben işimi bitirdim edayasıyla.
Bunlar güzel şeylerdir. Hayata tat katar. Evet pul biber de olabilir, karabiber de.Neyse ama zevklidir işte. Gel gelelim iPad denilen icatla bunlarınn hiçbiri yapılamaz.
Evet biliyorum, ama ipad internete giriyo, ama ipadin şu kadar hard disk var, ama ipad şu kadar piksel, ama ipad daha bir sürü ıvır zıvır.  Yok arkadaş, sen ipad i kıvırıp koltuğunun altına koyabilir misin ? hayır.
Ya da oturuduğun yerde pantolonun pislenmesin diye altına koyabilir misin ? yine hayır.
İpad çok işlevliymişte bilmemne, sadece bir gazete alarak ortalama 50 krş. cam silebilirsin, sinek öldürebilirsin, beğendiğin haberleri kesip albüm yapabilirsin, taşınırken bardak çanak sarmak için kullanırsın,
canın sıkılır uçak yaparsın. gazetedeki zatların yüzünü boyayarak resim yeteneğini geliştirirsin, kullanmadığın ayakkabının içine tıkabilirsin, zor durumda kaldığında sofra bezi bile yapabilirsin.
bütün bunlar sadece 50 kuruş. şimdi ararsanız yanında magazin sayfamızda ücretsiz olarak ayağınıza gelecek. haydi, hemen arayın 0212...  ııı neyse :) ( aralara reklam almak iyi bir fikir olabilir aslında )
konumuza dönersek, isterseniz "yok efendi bana yeter" de diyebilirsiniz ama konuya dönüşte sürpriz hediyeler sizleri bekliyor olacak hani :P
Diyelim ki, dostlar kıraathanesinde birgün, çay karıştırma ve höpürtdetme sesleri arasında ipadten gazete okuyorsun. oldu mu bu tablo şimdi ? olmadı.
Hadi o haberi ipadten okudun, ondan sonra orda gördüğüğn bilimum manken, sanatçı veya "mağdur" insana sakal - bıyık - kaş vs çizmek istedin. İstersin, istersin.
İpadte yapamazsın bu olayı. Dergilerdeki insanları boyarım diyen arkadaşlar, yakında dergilerinde ipad sayfaları çıkar( bilm,yorum belki de çıkmıştır. ) sonra "vay efendim
ben kendimi geliştiremiyorum, resim yapamıyorum, kendimi ifade etmekte problemlerim var" diye gezinirsiniz.
Bugünün birçok ünlü karikatüristi gazete boyayarak kendini geliştirdi. Misal; yiğit özgür, umut sarıkaya, cihan ceylan, erdil yaşaroğlu hatta cem yılmaz bile. ( gerçek hikaye )
Yani demem o ki; al bi gazete hayatına renk kat. :)